12 Şubat 2013

Yalnızlığın Renkleri

Birden dank eder aklınıza. Adeta bir ampul yanar , aydınlanır her taraf.
Oysa siz nasıl da farklı hayal etmiştiniz. Kaptırıp yaşamaya devam etmiştiniz.
İstediğiniz an telefonun ucunda gibi hatta başınız istediğinizde onun omuzunda gibi.

Aslında sadece farkındalık meselesi. Karşınızdaki insana gereğinden çok değer vermeme becerisi. Mesele o becerinin sizde olup olmamasında , mesele canım dediklerinizin size nasıl seslendiğini duymakta.

Ben hep arkadaşlarını iyi seçtiğini sananlardan oldum. Sananlar diyorum çünkü sanmak ile doğru yapmak aynı şey değil. Sevdiğim tüm arkadaşlarım benim canım dedim. Ne zaman isteseler ben giderim ,onlar gelir dedim. Aramızda istediği kadar "günlük hayatın koşuşturması" bahanesi olsun , bizim sığınmaya ihtiyacımız olmaz dedim.

Sonra bir gün uyandım.

Hava kendini güneşli , ben kendimi mutlu sanmaktaydım.

Hava soğuk , ben de öylece tek başımaydım.

Bazen durur bir bakarsınız "san"dıklarınızdan kaç tanesi kalmış etrafta diye ...

Kaç tanesi kendini sandıkların içende hapsetmiş bile diye ...

Bir benim sandığımın üstünde baş köşede bana gülümseyen yüzler beni sandıklarının en derinine atmışlarsa diye ...

Telefonu alıp ararsanız duyacağınız soğuk sesin rengi yalnızlığınızın rengi olacaktır.

Sonra hani o güneşli soğuk sabah yalnızlığınızın koyu kırmızı olduğunu öğrenir , kendinizi mutlu sanmaya devam edersiniz.

Ve biraz daha dikkatli bakarsanız güneşin ve mutluluğun aslında hiç olmadığı upuzun bir yolda olduğunuzu farkedersiniz. Buna gerçeklik derler , dünyaya hoş geldiniz!




08 Şubat 2013

Twitter sen nelere kadirsin ...

Ben bu yazıyı yazmaya başladım ama bir türlü başlığa karar veremedim. Yazı bittiğinde başlığı ne olur ne olmaz bilinmez.

Twitter tuhaf bir yer, çok aktif,fazlasıyla sosyal , bir o kadar rant sağlamaya çalışan uyanıklar ile dolu. Yani anlayacağınız Vezir-Rezil durumu ...

Dün öğle saatlerinde "Bloglarda, instagramda ve twitter da okuduğum şeyleri sonrasında bulamıyorum ya işte o çok sinir bir durum. Bir kitap vardı onu arıyorum " twitime yardımcı olmaya çalışan bir çok insan çıktı. Size de oluyor mu bilmem , bir şey okuyorum ve diyorum ki bunu almalıyım ya da okumalıyım. Sonra alacağım zaman kitapsa yazarını ya da ismini , bir eşya ise adını ,markasını unutuyorum. Yazan kişiyi de unuttuysam eğer haydi bana geçmiş olsun :)) Yakında kendime sosyal medya defteri yapacağım. Bak bu fikir şimdi aklıma geldi, mantıklı aslında :) Neyse konudan çok saptım.

Ve uzun araştırmalarım sonucu kitabı ve yazarını hatırladım.Bu ara genç , türk ve kadın yazarların kitaplarını okumak gibi bir misyon edindim. Hatta mümkünse ilk yazdıkları kitaplarını(tavsiyeniz var ise yazın lütfen) . Ve sevgili SOLSOLEDO (isme tıklarsanız bloguna bakabilirsiniz) bu tür yazarların kitaplarını iki yayın evinde rahatlıkla bulabileceğimi söyledi.

Biri hepimizin tahmin ettiği üzere gönülden sevdiğimiz "YİTİK ÜLKE".

Diğeri de aşağıdaki yazışmalarda göreceğiniz yayın evi.

Buraya kadar her şey normal. Sonrası bizim konuşmamızın üzerinden birkaç saat geçip solsoledo 'nun bana önerdiği yayınevinin kendisini takip etmeyi bıraktığını fark etmesi ile ilginç bir konuşma başladı. Buyrunuz ,Okuyunuz.

Alttan üste okumanız gerekmekte;




Açıkçası ben çok rahatsız oldum bu tavırdan. Kendileri sonunda "fikrinizi paylaştığınız için teşekkür ederiz" derken sanki istediğiniz kadar konuşabilirsiniz biz amacımıza ulaştık tavrı takınıyorlar.

Bence bir yayınevi isen ,üstelik yeni yazarlar tanıtmaya çalışıp kendine bu alemde yer açma çabasındaysan bu yol çok yanlış bir yol.

Bunu Twitterda da İnstagramda da sıkça yapıyorlar , ilk önce takip ediyorlar sonra sen de onları takip edince seni izlemeyi bırakıyorlar. Çok çocukça bir hareket bence , açıkçası gülüyorum ve fark edersem izlemeyi bırakıyorum.

Önce Kitap " bu yüzden okurlarımızı takip etmeye son verip sektörü izlemeye başladık." demiş. Kendilerine sektörleri ile mutluluklar diliyorum.

Açıkçası ben kitap alırken yayınevine dikkat edenlerdenim. Ve kara listeme eklendiler. Şimdi bunu okurlarsa "aman bir okur kaybettik ,batmayız" diye düşünürler eminim!

Sevgiler

07 Şubat 2013

Mucize Mikrodalga Poşeti

Hep laylaylom yapacak değiliz değil mi ? Madem bir şeyler yazıyorum kullandığım mucizevi ürünlerden siz de haberdar olun istedim. Bak öyle de yardımseverim.

Bileniniz var ise buradan sesleniyorum "arkadaşım neden yazmıyorsunuz , bizim de haberimiz olsun". Bilmeyenleriniz de sıkı durun hayatınız kolaylaşacak.

Evet bu kadar cümle sadece bir poşet için. Ama bu bildiğiniz poşetlerden değil, bu mikrodalga poşeti.


Bu sevgili poşet ile bir market gezisinde tesadüfen tanıştık. Haydi bir deneyelim dedik ve şu an evimizin vazgeçilmezi oldu. Kullanımı şu kadar pratik ;
Önce poşetimizi alıyoruz, gördüğünüz gibi üzerinde neyi ne kadar pişirmeniz gerektiği yazıyor.

Daha sonra yıkadığımız sebzemizi poşetimize koyup , poşetin çıt çıtlı kilidini kapatıyoruz. Şu şekil;

Bir sonra ki adımda üzerinde yazan pişirme süresine uyarak mikrodalgaya atıyoruz kendisini. O da bu şekil ;( bir şey anlatacağım ya kırk yılın başı böyle suyunu çıkartırım)

Poşete herhangi bir su ilavesi yapmıyoruz ve sonuç;
yemyeşil , kendi buharında pişmiş nur topu gibi brokolilerimiz oldu... Biz bazı akşamlar kişi başı böyle bir tabak sebze yiyoruz sadece. Hem hazırlık aşaması,pişirme aşaması max.10 dakika hem de acayip lezzetli oluyor.

Emin olun uzun zamandır sebzeleri bu kadar lezzetli yemediğinizi hatırlayacaksınız. Üzerine az limon ,az zeytinyağı işte en sağlıklı şey...

Biz şimdiye kadar ; Brokoli, Brüksel Lahanası, Havuç, Kabak , Mantar , Pancar , Karnıbahar pişirdik. Bir de işin cılkını çıkartayım Enginar yapayım dedim o da süper oldu tavsiye ederim.

Üzerinde balık ve tavuk da yapılabildiği yazıyor ama buğlama benzeri şeyleri sevmediğim için ben denemedim , belki siz dener bana yazarsınız :)

Not:"Ay kesin reklam yapmış bu beeee!"diyen varsa aranızda Reklam değildir!!!




05 Şubat 2013

Leyla'nın Evi - Tiyatro

Kitabını bir nefeste içi burkularak okuyanlardansanız iki damla gözyaşı dökmeden salondan çıkamayacaksınız.

Leyla'nın Evi benim kalbimde hep baş tacı olarak kalacak sevgili Zülfü Livaneli'nin eseri.Livaneli kitaplarının ayrı bir büyüsü olduğunu düşünürüm hep. Kitap öyle bir anlatır ki size hikayesini okumakla kalmaz yaşar , kitap bittiğinde de karakterleri mekanları hep özlersiniz.

Ben Leyla'yı çok sevmiştim,Celile Toyon sayesinde kat be kat sevdim. Hayalimdeki Leyla'yı kaybedeceğimden çok korkmuştum giderken ama hayır , işte bizim dünyalar tatlısı ,muzip ,tam bir istanbul hanımefendisi Leyla tam da karşımdaydı.


Bizim hırçın kız Roxy'i Ayça Varlıer oynamış. Ağzım açık izledim , kendisini daha önce hiç sahnede izlememiştim. Önyargılarımdan utandım. Nasıl güzel oynuyor ,çok tuhaf bir enerjisi var , ben çok sevdim.

Ayça Varlıer bu oyunculuğunu dolu ödülle taçlandırmış zaten baksanıza;
Afife Jale - Müzikal En İyi Oyuncu Ödülü
Sadri Alışık – En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü
Yeküv Vasfı Rıza Zobu – En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
11. Direklerarası Seyirci Ödülü – En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

Ve gelelim bizim iyi kalpli , vefakar "Yusuf" Halim Ercan . Gerçekten keyifli bir oyunculuğu var sizi hüsrana uğratmıyor.


Leyla'yı o tahta bavulunun üstünde gördüğünüzde kalbiniz cız edecek. Ve ona veda etmek istemeyeceksiniz. Ben birçok sahneyi gözümde yaşlarla izledim. Tuhaf bir deneyimdi.



Müzikler tabi ki Zülfü Livaneli den , nasıl kalbinizden vuracağını bilen bir ustadan.

İstanbuldaki gösterimleri bitmek üzere ama diğer şehirlerde devam ediyor. İşte programı ;
Tarih Saat Yer
18/02/2013 20:30 ATAKÖY YUNUS EMRE KÜLTÜR MERKEZİ
24/02/2013 16:00 ANKARA ŞİNASİ SAHNESİ
08/03/2013 20:30 KOZYATAĞI KÜLTÜR MERKEZİ
09/03/2013 20:30 ESKİŞEHİR ANADOLU ÜNV. ANADOLU SİNEMASI
29/03/2013 20:30 İZMİR AMERİKAN KOLEJİ
30/03/2013 20:30 İZMİR ATATÜRK K. M. YUNUS EMRE SALONU

Farkındaysanız konusu hakkkında yazı yazmıyorum. Kitabını okumadıysanız büyüsü bozulmasın diye. Okuyun , İzleyin . Şiddetli tavsiyedir ...

Not : Tiyatro salonunun yaş ortalaması 65 yaş üstüydü. Benim gibi genç kesimden gelenler parmakla gösterilecek kadar azdı. Şahsen ben çok rahatsız oldum ve utandım bu durumdan. Benim için en zor tarafı haftalar öncesinden bilet almak gerekmesi, keşke aldığımız biletin mazeretli iptalleri olabilse !
Ama karar verdim artık daha çok tiyatroya gideceğim.

2.Not: Resimler Tiyatro Kare ' nin internet sitesinden alınmıştır. Oyun esnasında fotoğraf çekmeye çalışan sıfatsız arkadaşlar yerine konmak istemem , Uyuz oluyorum onlara :)
Siz de siteye girip ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz.


30 Ocak 2013

*OK BOĞAZLI OLMAK

Herkese blogum var benim, twitter adresim de "ŞU" derken suratım aynen bu şekil oluyor.



Sonra tam bir şey yazacakken yok falanca okursa üstüne mi alınır? Yok ne düşünür? Yok efendim başkası alınır mı ,kırılır mı? derken heh işte tam da şu kavanozdaki kediye dönüyorum.



Sonuç olarak ; yazdıklarımı okuyup üstüne alınan var ise hoppp yavaş alınsın altında ezilmesin. Üzülüp kırılan var ise de o işlere ben bakmıyorum vallahi bi psikolag falan bulsun.

Paranoyak oldum kendi çapımda ....

Bu arada İnstagramım da var ;) Ama kilitli, siz gene de bi deneyin belki içeri girebilirsiniz .....

28 Ocak 2013

Mesele Dengede Durabilmek

Hayat "bazen" yok yok "her zaman" bu resimden ibaret.


Tümüyle bir denge meselesi. Arkadaşlarınla ilişkilerin, iş ilişkilerin , aile ilişkilerin hepsi pamuk ipliğinde. Yanlış adım atmamak yetmiyor, rüzgarı da iyi hesaplamalısın. Full konsantre olmalısın ki tepetaklak olmayasın.


Uzattığın elini tutacak eller kadar diğer elini tutup düşmeni engelleyen insanlara minnetini unutmamalısın.

Arkaya bakmamalısın. Baktığın an ilk önce hafif bir baş dönmesi yaşarsın , sonra hafif bir mide bulantısı o da heyecandan "istersem dönebilirmişim işte" duygusundan. Ama o kadar kolay değil dönmek için hamle yaptığın anda o koca boşlukta bulursun kendini.

Seni motive etmek için ipin ucunda seni bekleyenler de olacak. Sen düşme diye , dikkatin dağılmasın ,sendeleme diye. Biz onlara "Anne" diyoruz.

Bazen oturup dinlenmek isteyeceksin. Dünyadan bağlarını kopartıp kendine kapanmak. GÜLDÜRME BENİ , yok öyle bir şeçenek . Sorumluluklar hep peşinde.

Ve insanlar kendi iplerinden bağıracaklar sana , yardım isteyecekler. Edemeyeceksin, ediyormuş gibi yapacaksın. Çünkü herkes kendi ipinde ,demediler mi sana "bir ipte iki cambaz olmaz" diye ? Ama ordaymış gibi yapabilirsin.Onun dünyasına giremesen de dışarıdan seslenebilirsin. Düşün bak başkalarınında sana yaptıkları o değil mi zaten?

Bir süre sonra ayakların acıyacak. İşte , acıya dayanmayı da böylece öğreneceksin.

Daha aklıma gelmeyen ne cambazlıklar.

Herşeye rağmen yağmur yağdığında çıkan gökkuşağına yakınlığına inanamayacaksın. Ya da yıldızlarına dokunabileceğin hissine. İyi şeyler de oluyor hayatta tam da gözünün önünde ,uzan bak....

Haydi rüzgarınız , güneşiniz bol olsun. İpleriniz sağlam , elinizi tutanlar ömürlük olsun.

Herkese iyi haftalar




25 Ocak 2013

Keşke inandığımız filmler gerçek olsa

Son zamanlarda "keşke inandığımız filmler gerçek olsa" gibi gayet ilginç isteklerle bloguma gelen insanların sayısı gittikçe artmakta.

İnanırsak olur bence !Şaka şaka , ama siz yine de bi deneyin :)

Baktım herkes inanmaya pek hevesli o zaman konumuz da izleyip çok etkilendiğimiz keşke gerçek olsa dediğimiz filmler olsun.

Ben mesela bi müzikal sever olarakdan Moulin Rouge gerçek olsun isterdim. Mutlu biten aşk yoktur bence , bu tespitden yola çıkarsak Moulin Rouge güzel bir seçenek olabilirdi.



Hele ki filmde Satine'e takılan gerdanlık benim olacak ise değmeyin keyfime.


Sizlerin var mı Keşke Gerçek Olsa dediğiniz filmler , haydi yazın meraktayım :)






Special design for Keşke Gerçek Olsa by GeCe